Bir çağın, bir dönemin karakterinden söz edebilmek ya çözümleme gücünden ya da küstah bir genelleme yetisinden gelir. Yine de bu türden saptamalar ufuk açıcıdır.  Dilimizin ucuna gelen ama kavram fakirliğimiz nedeniyle ifade edemediğimiz bir rahatsızlığı tanımlayabilmek ferahlatıcı bir aydınlanma sağlar. Hayatımızda kaç kez böyle bir yükseliş yaşayabiliriz ki? Bir kitapla, düşünürle, ressamla karşılaşmalarımız..

Kayıtsızlık. Ürkütücü ve büyüleyici sözcük bu mu?

Her şey bir film karesinden mi ibarettir? Bir düş, bir arayış, bütün bir hayat ve onu anladığımız an?

Angelopoulos iki çocuğun yolculuğunda yalnızca saflığın parçalanıp yok olmasını anlatmaz; yerle bir olmuş, değerlerini gömmüş insanı kusar her sahnede. Bunu  sakin, yumuşak, şiirsel biçimde yapar. Bir atın ölüme terk edilişine, bir gelinin ağlayışına tanık olmak, bir kamyonette tecavüze uğramak, merhametsiz bir gerçeklikte öylece, korumasız kalmak çocuklarda isyandan çok çaresiz bir kavrayış ve güçlü bir anlama isteği yaratır. Bütün bunları güvenli bir uzaklıktan izleriz. Belki bu yalnızca bir mittir; aydınlığın karanlıktan, karanlığın yarılıp parçalanmasıyla yaratıldığını anlatan bir mit. Belki de yalnızca sisli bir manzaradaki bir ağaç ile iki çocuğu gösteren bir film karesidir.. 

Bir karakter olarak Havva. Figürün duruşu, onu hangi zemine yerleştirirseniz yerleştirin, bakışı üzerine toplayacak kadar eşsiz. Sorular doğuruyor. Dramatik bir ânı yakalamışsınız duygusu veriyor. Öncesini ve sonrasını düşünmeye zorluyor. Rodin itiraf etmiş: Heykele modellik eden kadın gebeymiş. Elleri, kolları ve bacağını bükme biçimiyle bir şeyleri örtmeye çalıştığı belli. İlk anda bedenini sergilemekle ilişkili bir utangaçlık gibi algılanıyor. Bu duruşun gebelik “ayıbı”nı ve daha çok ona eşlik eden tanrısal gücü gizleme girişimi olduğunu düşündüm. Heykel tamamlanmamış. Rodin’in bundan sonra nereye varabileceği, daha ne kadar hayranlık uyandırabileceğini hayal etmek de heykelin doğurduğu başka bir soru. Ya o kadının ve bebeğin hayatı? Yarım kalmış mıdır? Bakışımızı ısrarla kadının karnına yönlendiren Rodin bunu hareketsiz bir nesneyle başarmanın ne muhteşem bir şey olduğunu anlamış mıdır? 

Güzel olana birlikte bakmanın Diyonizyak neşesi.. Geleceğe övgümüz. 

Bir karakter olarak Havva. Figürün duruşu, onu hangi zemine yerleştirirseniz yerleştirin, bakışı üzerine toplayacak kadar eşsiz. Sorular doğuruyor. Dramatik bir ânı yakalamışsınız duygusu veriyor. Öncesini ve sonrasını düşünmeye zorluyor. Rodin itiraf etmiş: Heykele modellik eden kadın gebeymiş. Elleri, kolları ve bacağını bükme biçimiyle bir şeyleri örtmeye çalıştığı belli. İlk anda bedenini sergilemekle ilişkili bir utangaçlık gibi algılanıyor. Bu duruşun gebelik “ayıbı”nı ve daha çok ona eşlik eden tanrısal gücü gizleme girişimi olduğunu düşündüm. Heykel tamamlanmamış. Rodin’in bundan sonra nereye varabileceği, daha ne kadar hayranlık uyandırabileceğini hayal etmek de heykelin doğurduğu başka bir soru. Ya o kadının ve bebeğin hayatı? Yarım kalmış mıdır? Bakışımızı ısrarla kadının karnına yönlendiren Rodin bunu hareketsiz bir nesneyle başarmanın ne muhteşem bir şey olduğunu anlamış mıdır? 

Güzel olana birlikte bakmanın Diyonizyak neşesi.. Geleceğe övgümüz. 

Film baştan sona her sahnesinde bunu söylüyorsa da “Umutsuzluk çağına adanmıştır..” demek isterdim ben filmin sonunda. Tarkovskij’in çoğu filminde olduğu gibi açıklamak, anlamlandırmak için dilin yetersiz kaldığı sahnelerden biri..

Anadolu’nun bütün tarihini kendinde barındırıp gizleyecek kadar soluk ışığıyla kavruk bir gaz lambası. Ne ki, insanının karakterini rahatsız edici bir çıplaklıkla aydınlatıyor. Ait olduğumuz ‘şeyin’ bu apaçık saldırısı, köklerimiz yalnızca bundan ibaretmiş duygusu, ama en çok da varoluşumuzun bir otopsinin ses görüntüsünde ayrışıp paramparça oluşu hemen tutunacak bir ip aratıyor insana. Dallar çoktan kırılmış bozkırda, ağaçlar da yalnızca bir aldatmaca..  

“Ve hemen gidemedim

Ve artık gidemedim

Ve sonra hiç gidemedim”

Hayatımızın kreşendoları. Hayatımı yaşamak, Godard’dan çalarak, Cansever’i hatırlayarak. Acele etmeden, her bir notanın adımlarını izleyerek. Döngüler.. On yıllar.. Her birini coşkuyla eksilterek. Ben, kreşendo.. başkasının hayatında. Kreşendo, hayatım..

“You Said Tomorrow Yesterday”. Tied & Tickled

Modernizmin izinde.. Art-nouveau’yla kuşatılmış gökyüzüne bakarak yürürken ayağınızın altındaki bu kaldırım karosu gözden kaçıyor. Barcelona.

Gerçek olandan daha gerçek.. Yüzleşmek istemeyeceğimiz kadar gerçek: Orospulukla kuşatılmış bir dünyada masum kalabilmenin imkansızlığı (daha zarif bir sözcük bulabilseydim onu seçerdim). Biutiful.. okunduğu gibi.

 Belki bu cümleyle azalır suçluluk duygusu, belki de seçim yapmayı öğrendiği için..

Gerçek olandan daha gerçek.. Yüzleşmek istemeyeceğimiz kadar gerçek: Orospulukla kuşatılmış bir dünyada masum kalabilmenin imkansızlığı (daha zarif bir sözcük bulabilseydim onu seçerdim). Biutiful.. okunduğu gibi.

 Belki bu cümleyle azalır suçluluk duygusu, belki de seçim yapmayı öğrendiği için..

“Heykellerinizden biri bir odaya girmeyegörsün, oda tapınak olup çıkar.” Jean Genet*, bunu Giacometti’ye söyler. Bir sanatçıya söylenebilecek en coşkulu övgülerden biri. Belirli bir eserinden söz etmediğine göre herhangi birini seçebiliriz, ama oda tapınak olup çıkıyor mu bilemeden, sadece o heykelle karşılaşma ânını düşleyerek, belki de, yüzyılın modernist estetik arayışına, çirkinden güzele varışına örnek olan bu eserlerin yerine kendi sanatçımızı yerleştirerek..

Bir de çağrışımlar.. Tim Burton’ın Corpse Bride’ı ve Lauenstein biraderlerin Balance’ı. 

*David Bowie’nin “Jean Genie” adlı şarkısında ima ettiği Jean Genet. Bunca övgüyü yalnızca o sıralayabilirdi belki bu zorlayıcı sanatçıya..

Tablonun adı Resim Alegorisi. Gizini ortaya çıkarmak için ortaya atılan teorilerden Camera Obscuro’nun kanıtlanmasını diledim bir an. Resmin değerine bir şey katacağından değil.. Resim, fazladan hiçbir değeri kabul etmeyecek kadar kendini tamamlamış.

Takıldığımız sahnelere benziyor. Defalarca bakıyoruz, aynı hazzı aldığımızı biliyoruz. Hayranlığımız ifadesiz kalıyor. Yalnızca o ânı yaşamanın yüceltici güveninde buluşuyoruz.